17 Mart 2012 Cumartesi

Charles Bukowski- Ekmek Arası


                Bu adamı anlayamadığım için, beynimin bir yerlerinde bir eksiklik olduğunu düşünüyordum. Anladığım zamanlarda ise kafamın güzel olduğunu düşünüyordum. (bukowski’ye bukowski tarzı başlangıç gerek)
             
                 Bukowski edebiyat ve yaratıcılıktan yoksun ama kimse de olmayan bir anlatım yeteneğine sahip bir yazar bence. Yazdıklarında seksten ve alkolden başka bir tema olmayan, fakat bu temaya  giden yolları merakla ve akıcı bir şekilde anlatan, okuduğum yegane insanlardan biri kendisi. Duygulanma, kendimden bir şeyler bulma filan hiç yaşamadım bu adamı okurken. Ama bir şekilde eğlendim ve nasıl yaptı bilmiyorum ama cümleleri ve uslubu aklımda kaldı.
                Ekmek Arası’nda çocukluk yıllarını ve ailesiyle olan çatışmalarını anlatırken, bir yandan da bol bol kadınlar, alkol ve tembellikten ölecek durumları ve  sürekli kavgalara karışmasını betimliyor.
Kitabı okurken,bizim  apartmanın kapısının önünde oyun oynayan zavallı çocuklardan okadar soğudum ki. Bukowski’yle hemen hemen aynı yaşta oldukları için, sürekli onların birer pislik olduklarını, kapıdan geçen kadınlar hakkında bukowski gibi düşündüklerini geçirdim içimden. Eskiden bana sevimli sevimli sırıttıklarında onlara gülümsüyorken, şimdi görmemezlikten gelmeye başladım zavallı çocukları. Neyse ki kitap çabuk bitti ve etkisini geçirmek için başka kitaplara yöneldim. Böylelikle komşuluk ilişkilerimi ve çocuk sevgimi korumuş oldum yani.
                Kitaba dönecek olursak, romanın sonunda hiçbir şey olmuyor, ortalarında ya da başında da hiçbir şey olmuyor. Romanı okumadan önce aman yorumlardan kaçınayım kitabın sonunu öğrenmeyeyim diye kendinizi sakınmanıza hiç gerek yok. Bu roman sadece Bukowski merakı olanlar için, biraz da bira eşliğinde okunduğunda arkadaşlık edecek bir kitap.
Bu arada romanı okumadan önce, woody allen’ın radio days’ini izledim. yaklaşık olarak aynı yıllarda geçen çocukluğunu anlattığı 1987 yapımı dünya güzeli bir film. Şimdi bir de bukowski’yle kıyaslayınca, woody ailemizin tatlı çocuğu gibi geliyor bana. Filmi izlemeyenler varsa, sürekli sırıtarak izlenecek mükemmel bir film demeden geçemeyeceğim.
                 Neyse bu bukowski benim de çenemi düşürdü anlatıyor da anlatıyorum şu ara. Kitapta dikkatimi çeken şeylerden biri de, kendisi gibi yazar olmak isteyen Robert Bbucker’e yaptığı göndermelerdi. Yazmaktan bu kadar söz etmemesi gerektiğini söylüyordu sürekli robert’ın. Ve daha yazmaya başlamamasına rağmen kendinden o kadar emin ve insanlardan o kadar üstündü ki, bu bana daha da itici geldi. Ama eğer gerçekten kendi hayatını anlatıyorsa, epey zor bir çocukluk, cesaret ve baba nefreti örneklerini bolca bulabilirsiniz romanda.
                 Bukowski biraz da şey gibi benim için, hani düzenli hayatları olan insanlar bazen işi gücü bırakıp, gece alemlerine dalıp, hiçbir şey düşünmeden, dünyayı görmezden gelip eğlenmek isterler, bazen karşılarına dilenciler ya da hayat kadınları çıkar, bu onları üzer ama bir süreliğine sadece bu hayatlarına devam etmek isterler. Bukowski okumak da aynen öyle işte, gorki’den Sabahattin Ali’den, Dickens’tan sıkılan bünyeler için biraz kaçamak yapmak, düzenden, edebiyattan bir süreliğine uzaklaşıp biraz macera aramak gibi. Burada maceradan kastım olay örgüsü değil elbette, sıra dışı uslubun getirdiği maceralardan bahsediyorum.
Sonuç olarak adama ne dersem diyeyim, şu ana kadar yazdığım en uzun eleştiri kendisine ait. Tıpkı romanlarındaki gibi, bu çirkin adam bütün kadınları bir şekilde etkilemeyi başarıyor sanırım!

10 Mart 2012 Cumartesi

sinekli bakkal- halide edip adıvar


             Halide Edip’in Vurun Kahpeye’sini okumuştum geçen sene ve hakkında okuduklarımla birleştirince çok trajik, milliyetçi ve din unsurlarını barındıran romanlar yazdığını düşünmüştüm, döneminin aydınlarından olmasına rağmen. Fakat bu roman bana epey eğlenceli geldi, ağır eski türkçe’sine rağmen
.
             İstanbul’un  Sinekli Bakkal mahallesinde Rabia adlı bir kızın ailesi ve çevresinde yaşadıkları  Abdülhamit döneminden kesitlerle birlikteve  batılı ve doğulunun ortak noktaları akıcı bir şekilde anlatılmış. Yazar insanı romanın içine öyle bir çekiyor ki, çizdiği İstanbul portresiyle gerçekten o dönemin istanbul’una gitmiş kadar oldum. Bu roman hakkında ağır demek aslında yanlış olur, can yayınlarından çıkan baskısı eski Türkçe kelimeleri sayfaların en alt kısmında veriyor fakat bu biraz okuma zorluğu katıyor. Aslında daha sadeleştirilmiş bir basımı olsa, orjinaline zarar vermeden, o zaman bir solukta okunabilecek bir kitap diyebilirim bile.
             Romanın karakterlerine gelince, Rabia’nın güçlü karakterinin dışında ben en çok babası Tevfik ve Peregrini’yi sevdim. Tevfik dönemin yetenekli ama toplum tarafından dışlanan sanatçısı hatta komedyeni. Kadın kılığında oyunlar oynadığı ve insanlarla dalga geçtiği için sürgüne gönderiliyor , bir çok zorluk çekiyor  fakat her zaman iyimser, yaratıcı ve sanata o kadar düşkün ki yaşadığı her şeyi oyunlarına yansıtabiliyor. Peregrini de dinden ağzı yandığı için dini  umursamayan fakat sevdiği için din değiştirecek kadar aşık, aynı zamanda da büyük bir piano sanatçısı. Aslında peregrini ve Tevfik arasında çeşitli dialoglar olsa bu romanı daha güzel kılabilirdi. Fakat Halide edip elbette bu romanı bu amaç için yazmamış. Ama yine de bu iki karakteri çok sevdim ben. Hatta rabia’ya gerçekten çok sinir oldum. O ne ketumluk o ne havalar! Tabi roman bu iki karakter gibi eğlenceli değil. Rabianın iç buhranları, annesinin aynı şekilde bunalımları, paragöz dedesi,  konaktakiler ve entrikaları ve daha bir sürü olaydan oluşuyor roman. Ben şimdi bilgisayarın başında düşününce iyi taraflarını hatırladığıma göre sanırım bu romanı sevmişim 
.
             Bir de romanla ilk olarak ingilize basılmış ‘’The Clown and His Daughter ‘’ ismiyle. Bu da ilginç geldi bana İngilizce baskısı Türkçesinden daha akıcı bile olabilir. İngilizce bilenler varsa onu tavsiye ederim(!) o kadar da abartmayayım tabii ki.

kırmızı pazartesi- gabrial garcia marquez


           ‘’Her yazar, yazdığı en son romanın en iyi romanı olduğunu sanır. Benim bu romanım için böyle düşünmemin nedeni, yapmak istediğimi tam olarak gerçekleştirebilmiş olmamdır. Romanlar, yazılırken yazarlarının elinden kaçıp kurtulmak isterler. Romanın kişileri, kendi özyaşamlarına dönerler, en sonunda da canlarının istediğini yaparlar. Ben hiçbir romanımda bu romanımdaki kadar ipleri elimde tutamadım. Belki bunu konu ve hacim nedeniyle başarmışımdır. Konusu çok sert olan ve hemen hemen polisiye bir roman gibi işlenen bir roman bu. Üstelik oldukça da kısa. Sonuçtan hoşnutum. Bundan önce de en iyi romanım Yüzyıllık Yalnızlık değil de Albaya Mektup Yazan Kimse Yok adlı yapıtımdı. Ben öyle sanıyordum; ve bunu da sık sık söyledim. Şimdi de en iyi romanımın Kırmızı Pazartesi (Gronica de Una Muerte Anunciada) olduğunu sanıyorum.’’
           İşleneceğini maktül hariç herkesin bildiği bir namus cinayetini 110 sayfaya sığdırmış bu mütevazi adam ve romanı için söyleyecek pek fazla şeyim yok. Böyle bir üslüp, böyle akıcı ve toplumun yaralarına dokunan bir hikaye, kısacası böyle bir yazar dünyaya bir daha gelmez. Ayrıca o İspanyol kırmızılığı, buram buram kokan Latin sıcaklığı evimin odamın her yerindeydi roman süresince.
          Roman bittiğinde sanki 110 sayfa değil de 1000 sayfalık bir roman okumuş gibi doluydu kafam.  Bu kadar kısa bir öyküyü bu kadar güzel anlatacak başka bir insan da yoktur zaten. Okumayanlar için şiddetle tavsiye ediyorum, başka da söyleyecek bir şey bulamıyorum.
         Ayrıca çevirmenin payını da unutmamak lazım.

8 Şubat 2012 Çarşamba

Bab-ı Esrar Ahmet Ümit

     Londra’dan Konya’ya iş için gelen, babası da Konya’lı bir Mevlevi dervişi olan Karen’ın ; Konya’da yaşadığı mistik olaylar, Şems-i Tebrizi ile Mevlana’nın hikayesi, Mevlevilik, dergahlar, dervişlerin anlatıldığı akıcı bir roman Bab-ı esrar.

     Kitabın sonundaki Kaynakça kısmından da anlaşılıyor ki, Ahmet Ümit epey araştırma yapmış bu roman için. Araştırmaları dışında tassuvuf edebiyatı gibi ağır bir edebiyatın dilini en basite indirgeyerek bizlerle paylaşmış
.
     Fakat romanın baş kahramanı Karen, bana çok itici geldi. Karen’ın Londra’daki sevgilisi ve annesiyle yaptığı telefon konuşmaları  çok yapay ve yüzeyseldi. Küçükken evcilik oynarken  bazen yabancı birileri varmış gibi davranırdık. İngiltere’den gelmişim ben filan diye. Orada aklımıza gelen , televizyondan duyduğumuz en basit isimleri kullanıp hayal gücümüzü konuştururduk. Bu isimler de tıpkı o evcilik oyununda ki gibi. Simon, Karen, Niger. Konuşmaları da tıpkı bir çocuğun hayal gücü gibi basit ama akıcı. Bu yüzden sanırım hiç hoşlanmadım bu karakterlerden.

     Ahmet Ümit’in olay ve insan tasvirleri ise gerçekten güzel. İnsan kendini olayın içinde buluyor ve kimi zaman  çok da korkuyor. Özellikle şu Şems-i Tebrizi’yle geçen sahneleri tek başıma okuyamadığım için annemin uyanmasını beklemek zorunda kaldım. Fakat roman çok akıcı ve aşırı derecede sade bir dili var. Hele de şuan okuduğum Sinekli Bakkal ile karşılaştırırsam bu da pamuk gibi bir roman.

     Pamuk demişken bir önceki yazıda bahsettiğimiz Orhan Pamuk’un cümlesi yine kulaklarımda. İşte o üslup meselesi burada yok. Mevlevilik hakkında derin araştırmalar yapılıyor güzel bir hikaye kurgulanıyor, akıcı bir anlatımın var ama tek kimliğin bu akıcı anlatım. Türkçe’yi en doğru şekilde kullanacağım derken, nerdeyse en fazla  4-5 kelimelik öznesi yüklemi düzgün cümleler kurup olayı basitleştiriyorsun. ''Ali o sabah erken uyanmıştı'' gibi binlerce cümleyi bir araya getirince edebiyat yapmış olunmuyor bence.

     Ama okurken çok eğlendiğim, korktuğum ve okumak için dört gözle beklediğim zamanlar oldu. Yazarı bu merakladıran ve insanı hikayenin içine alan yönünü sevdim.  Fakat yine de tavsiyem benim gibiler için; asla yalnız okunmamalı.

Benim Adım Kırmızı-Orhan Pamuk

               Orhan Pamuk dünyada en çok kıskandığım insan benim nazarımda. Bilmeden, okumadan fikir sahibi olmak saçmalığından kurtulmak için okuduğum bu roman gerçekten kıskanmakta haklı olduğumu  gösterdi. Roman bazı çevrelerce cinayet romanı diye tanımlanırken orhan pamuk tarafından en iyimser romanım olarak adlandırılmış.

               Roman, Osmanlı’da nakkaş sanatının inceliklerini anlatırken bir yandan da 2 cinayeti aydınlatmaya çalışan nakkaş ustalarının aralarındaki çekişmeleri sade bir dille anlatıyor.

               Orhan Pamuk’u kıskanma sebebim ise, her zaman farklı olanı yazmasından kaynaklanıyor. Bir romanı okurken ah bu benim aklıma gelirdi diye geçiren çok insan vardır. Ama Orhan Pamuk’u okurken yazdıklarının hiç biri 40 yıl düşünsem 40 bin  kitap okusam aklıma gelmez, gelmedi de. Çünkü o adam, padişahı haremi değil de nakkaşı anlatıyor. Hayattaki başrollerden bir cümleyle bahsedip, yardımcı oyuncunun  şöförünü anlatıyor. Kimsenin aklına gelmeyen derken de kastetmek istediğim buydu. Nakkaş sanatı ve unutulmaya yüz tutmuş halk hikayeleri, en geniş şekilde araştırılmış ve en sade şekliyle okuyucuyla buluşmuş.

              Romanın başka bir ilginç yanı da karakterlerin olayları kendi ağızlarından kendi duygularıyla anlattığı bölümlerden oluşması. Burda  Orhan Pamuk’un başarısı; okurken karakterlerin hiç birinin birbirine benzememesi ve kadını erkeği  yaşlısı, dindar hocasıyla orhan pamuk’un bunları anlatmasıdır.

              Romanlarını okudukça neden bu adamın nobel aldığı zaten anlaşılıyor. Gerçekten okuduğum en zeki ve karakteri kuvvetli yazarlardan biri.

              Romanla ilgili ufak bir araştırma yaptım ve türkçe hataları konusunda epey eleştiri aldığını farkettim. Fakat bunlara şöyle diyor Orhan Pamuk; ‘’kusur eğer yeteneksizlikten ya da hüner eksikliğinden değil de, nakkaşın ruhunun derinliklerinden geliyorsa, o artık üsluptur. ‘’    Bu cümle beni gerçekten çok etkiledi. Biz okurların ve eleştirmenlerin ne kadar yüzeysel olduğunu bir kez daha yüzüme vurdu.  Hikaye ve karakterler bir yana, uslüp gerçekten bir sanatçının kimliği olmalı yoksa düz bir yazıyla hayal gücünü kağıtlara aktarabilecek milyonlarca insan var dünyada ki ben de bunlardan biriyim maalesef. Ama cevabını bilmediğim bir soru var, uslup nasıl kazanılır? Kimlik aileden, çevreden, arkadaşlarımızdan, yaşadıklarımızdan biriktirdiklerimizden elde ettiğimiz bir olguysa, bir sanatçı uslubunu nasıl kazanır? Onun sanatının kimliğini oluşturanlar kimler ya da neler? Belki cevabı çok basit olan bu sorulara yanıt aramak için okumaya devam etmem gerek sanırım.

             Bu roman hakkında kendimi sorgulamaktan başka yapacağım yorum yok . Nakkaşlıkla ilgili uzun hikayeleri sıkıcı bulmam dışında her şey mükemmeldi. Üstelik kitabın sonunda Orhan karakteri üzerinde kendine ve okurlara yaptığı gönderme muhteşemdi.

NOT: Finaller dolayısıyla okumaya ve yazmaya verdiğim ara;  Aralık ve Ocak'ın romanlarını biraz geciktirdi. Tatilde bu açığı kapatmaya çalışsam da, hedeflediğimden bir kaç eksikle devam edeceğim.

18 Aralık 2011 Pazar

Kürk Mantolu Madonna- Sabahattin Ali


           İstanbul’da taşındığım 2. Evimin alt katında tesadüfen karşıma çıkan, okumaya ancak 3. Evimde başlayabildiğim ve elimden bırakamadan bir günde bitirebildiğim şaheser olarak tanımlamak istiyorum bu kitabı.
           Uzun zamandır okuduğum en akıcı, en iyi, en mükemmel hikayeye sahip kitap. Türk klasiklerini lisede verilen edebiyat ödevlerim sayesinde okumuş olmama rağmen Sabahattin ali’yi hiç okuma fırsatım olmamıştı. Fakat o kadar pişmanım ki bunu okumadan bunca yıl yaşadığım için.
           Yazar olmak küçüklüğümden beri istediğim bir şey olsa da zamanla öğrendim ki bu o kadar da kolay bir şey değil aslında. Mühendis olmak, doktor olmak, öğretmen olmak dünyanın en kolay işi olabilir ama yazar olmak dünyanın en kutsal mesleği gözümde. Çok ders çalışıp iyi bir meslek sahibi olabiliriz. Mühendisliğe çok ilgi duyup bu konuda araştırmalar yapıp makaleler yayınlayabiliriz. İyi bir doktor olup, insanları çok severek onları hayata döndürebiliriz. İnsanları bir şeyler öğretip onları idealleri doğrultusunda hayata hazırlayıp, öğretmen olabiliriz. Hepsi işini severek yapanlar için mükemmel meslekler olabilir. Ama yazarlık dediğimiz şey bunların hepsini kapsamakla birlikte, büyük yetenek ve içten gelen bir şeyler barındırmaktadır benim nazarımda. Bu yüzden bütün yazarlar gözümde birer tanrı’dır. Okurlar da onların uydurduğu dünyalara inanmıyor mu sanki?

           Sabahattin Ali’de bu kitapla birlikte benim için tanrı dediğim bu insanların yerini çoktan almış bulunmaktadır.  Kürk mantolu Madonna’da bahsedilen Raif’in aslında kendisinden bir parça olduğu, yaşadığı olaylar, gittiği yerler hayatının kesitlerini içerdiğini de düşünmeden edemedim.
            Roman o kadar yumuşak bir dille anlatılmış ki, hikaye ne kadar acıklı olursa olsun, okurken insana huzur veriyor adeta. Hele de Robinson Crouse felaketinden sonra, pamuk gibi bir kitap oldu benim için.
Kitap  bana eski türk sinemasından bir filmi hatırlattı aynı zamanda. Şener Şen’in başrolünü oynadığı Şerefsiz Şeref  diye bir film vardı yanlış hatırlamıyorsam. Karısı, çocukları, baldızı herkesin yükü sessiz sakin bir memur olan şeref’in üzerindeydi. Olaylar farklı gelişse de karakterler birbirine çok benziyordu.  Raif’in gizemli hayatı iki karakteri sonraları birbirinden ayırmaya başladı ve olay biraz da Fatih Akın filmlerine döndü desem yalan olmaz heralde.
          Ama bu eşsiz bir klasik, herkesin okuması gereken bir roman. Kendi dilimde yazılmış eseri okumanın verdiği rahatlık, acaba gerçekten bunu mu demek istemiş yoksa çevirmen mi böyle anlamış kaygısı olmadan Berlin’de, Havran’da, Ankara’da yaşanan sonu hüzünlü biten mükemmel bir roman.
         Hakkında fazla bir yorum yapacak seviyeye gelmediğimden burada susuyorum bu sefer.
         Teşekkür ederim benden önce 2. Evimde oturan çocuk, kitabı unuttuğun için!

15 Aralık 2011 Perşembe

Yorkl'u Bir Denizcinin, Kendi Kaleminden, Deniz Kazası ile Düştüğü Amerika Sahillerindeki Oroonoque Nehri Ağzındaki Issız Bir Adada 28 Yılını Geçirirken Yaşadığı Serüvenler ve Korsanlar Tarafından Kurtarılması



Robinson Crusoe-Daniel Defoe
           Bu uzun başlık da ne diye merak edenler için, kitabın özeti gibi görünen bu cümlenin romanın ilk adı olarak bazı kaynaklarca anıldığını belirterek başlayacağım yazıma. Başlık o kadar hoşuma gitti ki, hani ilk okulda kompozisyon yazarken başlık bulamaz insan yazısına da koca bir cümle kurar ya, ya da ben öyle yapıyormuşum bilmiyorum, işte o anları getirdi aklıma. Hem kitabın konusunu direk açıklıyor hem de uzun olması olaya biraz mizah katıyor gibi geldi bana.
           Neyse herkesce bilinen robinson crouse hikayesinden bahsetmeyeceğim. Benim meselem, çevirmen ve Daniel Defoe ile. Başlarda hoşuma giden bir hikaye olmasına rağmen çeviri mi yazarın dili mi bilmiyorum o kadar sinirim bozuldu ki, o 560 sayfayı sırf sonunu merak ettiğim için okudum. Lanet olsun. Üstelik daha önce okuyup yarım bıraktığım için, bu sefer kendime yediremedim.Yediremediğim için de 2 aydan uzun bir süredir bu kitabı okuyorum. Artık robinson ile baya kanka olduk diyebilirim. Arada 2 kitap daha okudum üstüne tutunamayanları da yarım bıraktım ama geçmedi bitmedi bir türlü şu uğursuz denizcinin maceraları. Kendisine gerçekten beni sinir eden bir arkadaşım gibi yaklaştığımdan, bazen arkadaşlarıma şikayetlerde bile bulunduğum oldu hakkında. Aptal robinson karnını doyurdu da arpa eksem bira yapar mıyım diye düşünüyor, o cumadan köle diye bahsediyor emperyalist pislik gibi cümleler kurdum insanlara evet.
           Tamam olay gerçekten kimsenin aklına gelmeyecek şekilde yazılmış, üstelik yazıldığı dönemde mükemmel bir esermiş. Bence de mükemmel bir zamanda doğmuş olmak gerek bu kitabı yazmak için, yoksa bugün böyle roman yazılmaz da. O yayın evinden çeviriyi yapan arkadaş, Cenab-ı hakkın İngilizcesi ne çok merak ediyorum gerçekten nasıl bir çeviri yaptın, üstelik adam Protestan. Müslüman olsa tamam. Ayrıca kendisi hakkında en çok merak ettiğim şey;  dilbilgisi dersi almadan alamancı olarak mı geldi çevirmenliğe. Hadi ki  geldin, Türkçe’de ya böyle olacak ya da şöyle demez mi normal insanlar; bu beyimiz, ya ben bu çeviriyi kafadan sallayıp paramı alacağım veya dini vecizelerle süsleyip paramı alacağım demiş yani. Ya- ya da diye biz öğrenmiştik lisede. Yani normalde böyle şeyleri takıntı yapan bir insan değilim, kendim de anlatım bozukluğu oldukça fazla olan cümleler kurabilmekteyim ama bu bariz hatayı 1 değil 10 değil, kitabın tamamında kullanmak nedir? Daha bir sürü bariz anlatım bozukluğu olan cümle yazabilirim şuraya.  Ayrıca kitabın son sayfasına da elhamdürillah’ı sıkıştırmayı başarmalarını da can-ı gönülden kutluyorum. İngiliz yazardan,  İngiliz bir denizcinin kendini anlattığı bir romanda, İngiliz denizci ; ‘’elhamdürillah karaya ulaşmıştık’’ diyebiliyor.
            Üstelik bu kitaplar diğer yayınevlerine göre ucuz olduğu için daha çok rağbet görüyor. Kitap okumakta amaç, bakış açını değiştirirken, bir yandan da okuduğun dili en iyi şekilde kullanmayı öğrenmektir, normal insanlara göre. Bu kitabı okuduğumdan beri kurduğum şu cümleleri görüyorsunuz, anlatım bozukluğu, noktalama, cümlede anlam bütünsüzlüğü ne ararsan var eminim şu yazımda.
Hal böyle olunca, insanlar pahalı kitaplara para vermekte haksız da sayılmazlar hani. Korsan alsan  sayfaları eksik çıkıyor, üstelik orjinalinden birkaç lira düşük diye o eziyeti çekmeye değmez. Fakat yayın evi seçiciliği yapmak durumunda olduğumuz da bir gerçek. Ayrıca bir hristiyanlık propogandası olan bir roman bu kadar güzel Müslüman edilirdi.
            Robinson’a da söyleyecek birkaç lafım var bu arada;
sen ne uslanmaz, yaşadıklarından ders almaz, iflah olmaz, ticaret düşkünü bir insanmışsın. Dünyayı geziyorum diye insanları kandır, ticaret yapmakta kayserileleri geç. Esir düşüyor, öldürülecek adam nerdeyse; hala şu gemiyi satabilir miyiz acaba diye düşünüyorsun.
            Neyse gerçekten şu an üstümden o kadar büyük bir yük kalktı ki. Bu kitabı bitirebildiğim için, gözlerime beynime, ellerime çok teşekkür ediyorum. Bu yayınevinden okunmamasını şiddetle tavsiye ediyorum.