18 Mart 2015 Çarşamba

Yazmak Üzerine Saçmalamak

Okumak eyleminin güzelliğinden yeterince bahsettiğimi düşünüyorum. Fakat şu sıralar beni derinden düşündüren bir konu var. Yazmak eylemi..

O yıllardır özendiğim büyük yazarlar gibi olma arzusu.

Öldükten sonra hatırlanma isteği, içindeki düşünceleri bir kağıda bırakma, hayali karakterlerini sonsuza dek yaşatma sevinci.

Acaba bunlar gerçekten gerekli mi? Yazarlara olan sevgi ve hayranlığım bugünlerde başka bir yöne kaymak üzere. Yazmak bir sihirdir bence ve çok sevdiğim bir diziden alıntı yapacağım bu noktada; “Her sihirin bir bedeli vardır”. Bence 2 çeşit yazar var, biri yazmak için bir şeylerden vazgeçenler, bir diğeri de birşeyler zaten ondan vazgeçtiği için yazanlar. Şu sıralar ilk grubu sorguladığım için bu saçma düşüncelerimi birileri ile paylaşmak istedim. Yazmak için, sırf biz 2 günde okuyup “işte bu tam da beni anlatıyor dedikten sonra beynimizin raflarına kaldıralım diye kaç yazar nelerden vazgeçti? Nazım vatanından, Sabahattin Ali hayatından vazgeçti mesela. Neden? Sonsuzluğa açılan kapıyı buldukları için mi? Yoksa bu örnekler sadece bu ülkeye özgü mü, onlar da vazgeçirilen grupta oldukları için yazanlardan olmasınlar? Saçmalıyor muyum şuan?

Yazmak için illa bir şeylerden vazgeçmek gerekir miydi? İnsan yaşadığı toplumla birlikte sonsuz olamaz mıydı?

Böylesine aptal düşüncelere kapıldığım için beni mazur görün. Bu saçmalıkları düşünürken şunun farkına vardım. Bu sihir gerçekten doğru, hiçbir şeyden vazgeçmese bile zamanının çoğunu o satırlara veren tanrısal varlıklar bunlar. Ve bu tüketim toplumunda her şeyin, herkesin ne kadar içini boşaltıp, ne kadar çabuk tükettiğinizi bir düşünün. Adam belki sevgilisini bıraktı, yazma doyumuna ulaşabilmek için. (özel hayatlarıyla asla değerlendirmemek gerektiğini biliyorum). Adamın biri çok sevdiği vatanından ayrı kaldı çok güzel yazdığı için. Eğer onlarla tanışabilseydim sormak isterdim bunları. Sen nelerden vazgeçtin sevgili Turgut Uyar? Peki biz bu insanları okurken instagramda yanında kahve ile fotoğrafını paylaşmak ne kadar basit ve ne kadar hakaretamiz bir yaklaşım aslında değil mi? Belki de değildir bilmiyorum. Peki paylaşmayalım mı?

Bu basit bir örnekti fakat biz bu insanlara gereken saygıyı gösteriyor muyuz? Ben emeğe saygı göstermeyi öğrenerek büyüdüm, önüme getirilen yemeği yarım bırakamam, bir şeye çok emek verdikten sonra vazgeçememem de bundandır belki. Gözümde, ruhen verilen emeğin ise değeri çok büyük. Bu yüzden içinin boşaltılmasını istemiyorum bu insanların. Şiirleri değiştirilip dalga geçilsin istemiyorum. Okuduktan sonra bir kenara atılsınlar, ya da öldükten sonra yalnızca ölüm yıldönümlerinde hatırlandıkları bir yerde olsunlar istemiyorum.

Sadece saygı herşeyin cevabıdır belki de..

Belki de Turgut Uyar’a kulak vermek lazım bu noktada;

martın yirmibirinde yaz gökleri geldi

- bu yumuşak bir giriştir bir şiir isteğine

içinde olumsuz bir umut taşır

kan yazmak istemiyorum

yaz gökleri nasıl göklerdir

herkese bildiğince

yani yaz gökleri ölmeyince

kan yazmak istemiyorum

beyaz bulutludur derindir

bir yerden bir yere gider durmadan

yaz gökleri

bir yerden bir yere gider durmadan

- yumuşak bir giriştir yaşamaya

sürdürmek için

kan yazmak istemiyorum

kuşlar da vardır içinde

sadece kuşlar mı, haydin siz de

mavi bir ölümü de taşır

yaz gökleri

mavi kırmızı ya da daha diri

kan yazmak istemiyorum

yaz gökleri

güneyde daha çok mavi

aslı daha da çok mavi

ne kadar uzun ve görkemli

ne kadar dişi

kan yazmak istemiyorum

yaz gökleri

bir ölümü

ölüm mü yaz gökleri mi

beyaz bulutlu dişi görkemli

elimde hüzünsüz bir çakmaktaşı

kan yazmak istemiyorum

ölü ya da diri

15 Mart 2015 Pazar

Emrah Serbes



Ben de bu adamı büyük çoğunluk gibi Behzat Ç’den sonra okumaya başladım. Bir kitap okudum hayatım değişti derler ya, benim değişmedi tabikii. Ama uzun yıllardır ihtiyacım olan bir dost kazandım.  Türkiye’de hep aynı yerlerde farklı zamanlarda dolaşmışız. Aynı pencereden bakmışız dünyaya. Ben Yalova’da büyüyüp İstanbul’a  ordan da Ankara’ya bir yaşam mücadelesine girmişken, Aynı şehirlerde onun da dolaştığını farkettim önce. Sonra satır aralarında çocukluğumun o çok özlediğim sokaklarını buldum. Sonra mücadelesini farkettim. Bir hata yaptık gazına geldik, Ankara’ya geldik ama iyi tasvir etmişsin Ankara’yı diyecek birşeyim yok.

Hayatta hep içimde uktedir Sabahattin Ali ile aynı dönemde yaşayamadım, erken ayrıldı daha fazla kitabını okuyamadım. Ama bu adamı okudukça kendimi şanslı saymaya başladım. Benim de dönemimde benimle aynı duyguları paylaşıp yazıya döken birileri var diye. Ankara bana iyi gelmedi, beni giderek yok etmeye başladı Ankara, kimsem yok şu aralar Emrah Serbes’ten başka. Ne zaman umutsuzluğa düşsem satırlarında teselli bulduğum biri var artık. Bu yüzden Deliduman’ı dört gözle beklemiştim. Beklediğime de o kadar değdi ki. Gezi’yi yıllar sonra o kitaptan hatırlayacağımızı biliyorum ve kendine özgü o diliyle bir olay bu kadar etkileyici bir romana dökülebilirdi. Abarttığımı düşünenler olabilir ama alın okuyun, beğenmezseniz de almış olun bu adam daha çok yazsın ne olur
Memleket hasretime, yalnızlığıma, eski dost özlemime herşeyime iyi geliyor bu adam, büyüdüğüm sokakları anlatıyor, çocukluğumu hatırlatıyor, gitmiş kadar oluyorum Yalova’ya. Yalniz tek sorun o kadar yillik Yalovaliyim ayni yerlerde dolaşmışız ayni sokaklarda buyumusuz de nasil tanimiyorum ben bu adami. Herkes birbirini tanirdi eski Yalova'da. Ama biraz daha tasvir ederse bi ortak tanidik bulacagim:)) Erken Kaybedenler’i okuyorum şu sıralar, 25 yaşında yazdığı Behzat Ç.’den sonra Deliduman ile kendi uslubunu çoktan kazandı, Erken Kaybedenler de çok çok akıcı, içten, herşeyiyle benim en yakın arkadaşım oldu yine. Hikayem Paramparça da çok güzel. Afilli Filintalar’daki yazıları var bol bol. Benim basucu kitabim oldu desem yeridir. Sonundaki Galip İşhanı hikayesi ise çok içten, çok güzel.

Ama yazsın daha çok yazsın..