5 Şubat 2013 Salı

Tanzimat Sonrası Türk Romanı Üzerine...( 8 süper roman birden !)



“Felatun Bey ve Rakım Efendi (Ahmet Mithat Efendi), Eski Hastalık (Reşat Nuri Güntekin), Araba Sevdası (Recaizade Mahmut Ekrem), Bilgi Bucağında (Ömer Seyfettin),  Kadın Erkekleşince (Hüseyin Rahmi Gürpınar), Fatih Harbiye (Peyami Safa), Yakup Kadri (Yaban) , Yakup Kadri (Ankara) “


Durun, biliyorum lisede zorla okutulan, günümüzün popüler romanlarına hiç benzemeyen bu isimleri hepiniz biliyor ve bu isimlerden kaçarak uzaklaşıyorsunuz!  Ama sabredip, söyleyeceklerimi biraz dinlerseniz, belki başka bir bakış açısı ile bu romanların kıymetlerinin anlaşılmasında ufak bir payım olur diye düşünmekteyim.

Yazamadığım yaklaşık 4 aylık süre boyunca, okumaya dahi vaktim olmayacağını düşünürken, bir dersin ödevi olarak her hafta bir kitap okuyup, o kitaptan kısa sınav oldum. Dersin adı Edebiyat ve Toplum; amacımız, okuduğumuz romanlardaki toplumsal değişim unsurlarını bulmak... Bana göre bu romanların ortak noktaları çok fazla, bu sebeple 8 romanı tek bir yazıda yorumlamak istedim.

Çoğumuzun lisede zorla okuduğu bu romanlar, 1800’lerin sonundan 1930’lu yıllara kadar yaşadağımız topraklardaki insanların yaşayışlarını anlatıyor. Ortak noktaları, Tanzimat Fermanı ile birlikte toplumda değişmeye başlayan yaşayış tarzlarının, insan ilişkilerindeki etkilerini anlatabilmek. Türk romanı nasıl gelişti, nasıl başladı ve değişti bunu öğrenmek açısından mükemmel seçilmiş romanlardı hepsi.
Bu 8 romanın (Bilgi Bucağında, Ömer Seyfettin’in Asilzadeler kitabından bir öykü), yazarlarının birbirinden farklı dünya görüşleri olmasına rağmen, aynı amaçla yazılmış romanlar olması, bu topraklar düşünüldüğünde pek de şaşırtıcı olmasa gerek.  

Toplumu Batılılaştırarak devletin içinde bulunduğu durumu düzeltme çabaları 1839 Fermanı ile hız kazanırken, çeviriler ile birlikte yazarların ilgisini çeken roman türü de batı edebiyatından, romanımıza giriyor.

“Yazı makinesi Ahmet Mithat Efendi “

 Romanı popüler yaklaşımlar ile temsil eden Ahmet Mithat Efendi, bir yazı makinesi olarak biliniyor ve bir çok eser veriyor bu türde. Ama bilinen en ünlü romanı, batı özentisi Felatun Bey ile, hem doğudan hem batıdan doğru özellikleri almış Rakım Efendi’nin çatıştırıldığı romanı Felatun Bey ile Rakım Efendi.  O dönemde ülkede görülen Fransız özentisi insanları eleştirmek amacı ile yazılmış bir roman bu ve okurken şuan çevrenizde, İngilizce bilmediği halde, konuşmalarında sürekli İngilizce kelimelere yer veren, konuştuğu dilin hakkını vermek yerine cehaletini bu şekilde gösteren insanları düşünerek okumanızı tavsiye ederim. Aslında bu karşılaştırma, o gün Fransız özentisi olan toplumun, bugün “ globalleşen” dünya ile nasıl da İngiliz özentisi bir hale getirildiğinin en açık örneği olabilir. Sadece romandaki “bonjour, mösyö” gibi kelimeleri İngilizce karşılıkları ile değiştirip, Felatun yerine Berkecan ya da Nazmicansu gibi isimleri koyduğumuzda romanı günümüze uyarlayabiliriz. Ölümsüz eser dedikleri de bu olsa gerek, yıllar geçse de güncel kalabiliyor(!)

“Farklı bir aydın ve muhteşem bir yazar Yakup Kadri Karaosmanoğlu”

Öncelikle, özel olarak bahsetmek istediğim bir yazar, Yakup Kadri. Yaban (1934) romanında Kurtuluş Savaşı döneminde köylünün mücadeleden ne kadar habersiz olduğunu eleştirirken bunun suçlularını kendinde ve kendi gibi aydınlarda arıyor. Romanda gazi olduğu için mücadeleye destek veremeyen ve emir erinin köyüne yerleşen Ahmet Celal’in köylü ile çelişen düşünceleri bir aşk ilişkisi üzerinden anlatılıyor. Köylünün milli mücadeleden ne kadar habersiz olduğu en vurucu şekilde anlatılıyor. Çok uluslu bir devlet olan Osmanlı’nın din üzerinde birleştirmesi ve Türk kimliğini benimsetmekte yapılanlar çok güzel anlatılmış. Yakup Kadri’nin aydın kesime yaptığı gerçekçi eleştirileri, akıcı üslubu ve geniş görüş açısını anlamak isteyenler için kesinlikle okunması gereken bir roman.
 Bu romanlar arasından en ilgimi çekenlerden biri olan Ankara (1936)’da Cumhuriyet kurulduktan sonra Yakup Kadri’nin toplumsal yaşayıştaki beklentilerini açıklamak ve  hayalindeki Ankara’yı anlatmak için yazdığı bir roman. Roman 3 kısımdan oluşuyor ve son kısımda 1940’lı yıllarda Atatürk’ün hala yaşadığını hayal ettiği, aydın kesim ve halkın aralarındaki uçurumların sonlandığı bir dünyadan bahsediliyor.

Aşk Eski bir Hastalık;

Reşat Nuri Güntekin’in Çalıkuşu ve Acımak romanlarını okumuştum fakat açıkçası Eski Hastalık’ı ilk kez duydum ve okudum. Romanda Yusuf ile Züleyha isimli iki ana karakterin aşkları ve Züleyha’nın yaşadığı yanlış batılılaşma bir Yeşilçam filmi edasında anlatılıyor. Romanı her yerde bulamadığım için; sanıyorum ki şuan yanmış olan Galatasaray Üniversitesi kütüphanesinden alıp getiren kardeşim sayesinde kitabın ilk basımını okuma fırsatı buldum. Arapça ve Farsça kelimelerin çokluğundan şikayet etmeyeceğim, çünkü çok çok azdı. Aynı zamanda akıcı fakat fazla sürükleyici olmayan bir uslubu var Reşat Nuri Güntekin’in.

Kadın Erkekleşince ;

Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın 3 perdelik tiyatro oyunu olan bu kitap; kadının erkekle eşit sayıldığında ne hatalar yapabileceğinin bir eleştirisi olmuş. Fakat kadını küçümseyerek hatalar yapabileceğini erkekle eşit olmayacağını vurgulamak istenmesini de yazıldığı dönemin cehaletine bağlıyorum. Aynı zamanda kadının toplumsal hayatta edindiği yerin ne zorluklarla kazanıldığının anlaşılması için açıklayıcı bir eser. Kadının erkekle aynı işleri yapması, kendi parasını kazanması ve bunları yaparken geleneklere uygun olarak evinin de kadını(!) olması bugün bile yadırganan bir durum iken, Medeni Kanun’un kabulunden sonra toplumsal hayattaki tüm düşüncelere yer vererek hazırlanmış, halk ağzı ile yazılmış güzel bir eser, Kadın Erkekleşi’nce.

Ömer Seyfettin; Bilgi Bucağında

Çocukluğumdan korkunç ve kanlı hikayeleriyle tanıdığım Ömer Seyfettin bu kez farklı bir hikaye ile karşıma çıktı. Ömer Seyfettin’in meşhur tiplemesi Efruz Bey’in bir Türk Bucağı’nda konferanslar vererek, bilgin bir insan gibi yaşayışını ve yanılgılarını anlattığı bir öykü Bilgi Bucağı’nda. Asilzadeler isimli kitabında Efruz Bey’in başından itibaren nasıl Efruz Bey olduğu kısa hikayeler biçiminde anlatılıyor. Diyet, Kaşağı gibi kısa hikayeleri ve milliyetçi kimliği ile bilinen Ömer Seyfettin, bence bu tiplemesi ile hem kendi fikirlerine hem de bilgili olarak geçinen insanlara yergide bulunmuş.

Recaizade Mahmut Ekrem’in Araba Sevdası

Edebiyat derslerinden sanat sanat için mi sanat toplum için mi tartışmasının sanat tarafından kalan, bu topraklarda yaşayan ilk gazeteci, şair ve yazarlardan biri olan Ekrem’in ilk ve tek romanı Araba Sevdası. Romanın kaçıncı basımını okudum bilmiyorum fakat yarı Osmanlıca, yarı Fransızca olması ve benim bu iki dili de bilmemem sebebi ile pek bir şey anlamadığımı itiraf etmek zorundayım. Tabii daha sonra, Türkçeleştirilmiş bir basımını buldum ve nihayetinde romanı okurken çok eğlendim. Diğer romanlarda da karşımıza çıkan batı özentisi, Bihruz Bey, bu kez aşık olarak karşımıza çıkıyor. Romanın büyük bir kısmı Bihruz’un kendi iç sıkıntıları ile geçse de, arabasına olan tutkusu, dönemin İstanbul’una ait ilginç bilgiler, Bihruz’un şaşkın ve komik halleri ciddi anlamda ilgi çekiyor.

Fatih-Harbiye tramvay hattında kalan topluma genel bir bakış; Peyami Safa

Dönemin İstanbul’unda muhafazakar kesimin çoğunlukta olduğu Fatih semtinde yaşayan Neriman’ın, tramvayda Harbiye-Fatih arasında gidip gelirken, batıya olan özentisinin ve arada kalmışlığının anlatıldığı başarılı bir roman. Romanı tramvay sembolü ile birleştiren Peyami Safa; Fatih-Harbiye tramvayı bu iki semt arasında gidip gelirken, toplum da bu tramvay gibi doğu-batı arasında gidip geliyordu diyor ve batılılaşmanın toplumsal etkilerini gözler önüne seriyor. Bugün pek de umurumuzda olmayan bu durum, bir dönem bir çok insanın çelişkilere düşmesini ve bir tarafı kabullenmek zorunda oluşunu anlatmak açısından güzel bir roman.

Çoğunluğu okuma yazma bilmeyen bir toplumun, 1839 fermanı ile başlayan yenileştirme çabalarına verdiği tepkileri, geçirdikleri başkalaşımları 1930’ların sonuna kadar anlatan bu 8 romanın ortak noktası da değişimlerdi elbette. Aynı zamanda çoğunluğunun İstanbul’da geçmesi dönemin sanat anlayışının henüz İstanbul dışına çıkmamış olduğunun bir göstergesi kanımca. Alibeyköy’ün kayıkla gidilen bir yer olması, Kağıthane’nin haftasonları piknik yapılan, tenha yeşillikler içinde bir yer olması, çok ıssız olduğu için kahramanlarımızın Mecidiyeköy’ü tercih etmek istememeleri, bugünü düşündüğümüzde çok garip gelse de, yüz yıl öncesinin İstanbul’unu gözünde canlandırabilmek insana mutluluk veriyor.

Bu sebeple herbiri ayrı ayrı sosyolojik değer taşıyan bu eserleri bir de bu açıdan okumanızı tavsiye ederim.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder